13 Ocak 2011 Perşembe

BİR İNSANI SEVMEKLE BAŞLAYACAK HERŞEY....


Dünyayı güzellik kurtaracak…
Hava martılar ışıklı şehir
Sarhoş ediyor beni yosun kokusu
Hilesiz kucaklamak istiyorum
Dünyayı şehri ve seni

Zülfü Livaneli

Bir varmış bir yokmuş dünya denilen bir yer varmış. Zeki Müren adlı bir sanatçının eski bir şarkısında şu sözler varmış:
Aşkın sırrı bilinmez, arkasından gidilmez
Bu yoldan giden yolcu, bir daha geri dönmez
Bu dünya yalancı bir dünyadır
Gözleri görmeyen âşık olandır
Gördüklerimiz hepsi hayaldir
Allah’ım bu yolcuyu uyandır
Açma gönlümdeki derin yarayı
İstemem tacı, tahtı, sarayı
İşte bak geçiyor düğün alayı
Gel unut artık bu yalan dünyayı
Yıl olmuş 2010. İşler artık çığırından iyice çıkmış. Kötülük egemen oluyor gibi gözüküyormuş. İşler sarpa sarmış tüm dünyada. İnsanlar yaşayacak başka dünyalara, kendilerini kurtaracak uzaylılara bile merak salmaya başlamışlar. Tüm bu karmaşa içinde Çağan Irmak adlı İzmirli genç bir yönetmen bir film yapmış. Filmin adı ‘Prensesin Uykusu’ olmuş. Kötülük ve iyiliğin olduğu bir dünyadaki prensesin uykusunu anlatmış. Ve bu yönetmen de ‘iyiliğin aslında gerçek zekâ gerektirdiğini ve iyiliğin aslında daha güçlü olduğunu’ savunuyormuş. Bunun tam aksi gerçek gibi gözükse ve gösterilse de. Sadece iyilik ve kötülüğün savaşı yokmuş. İnsan denilen tür bu dünyada birbirlerine saygı duymak ve bu mücadeleyi birlikte götürebilmek için birbirlerine yardım edip destek olacaklarına, birbirlerine her tür saygısızlığı yapıp birbirlerine köstek olmak konusunda hiç geri kalmıyormuş. Sait Faik adlı bir yazar varmış bağırmak istemiş bağırmış: ‘Kiraz mevsiminin para kazanmak değil, sevişme vakti olduğunu’. Ama bazı insanlar artık neyin işlerine gelip neyin gelmediğini ayırt edemez hale gelinceye kadar her şeyi işlerine geldiği duyar olmuş. Ve bazıları tembellik, aylaklık, çalışkan olma hali ve insanlıktan çıkma halini birbirine karıştırırlarmış. Şimdi nar mevsimi mesela, Sait Faik tembelliği savunmuyordur başka bir bildiği vardır belki demezlermiş. Zaten artık mevsimler bile kendilerini şaşırmış. Yazın kış kışın yaz olabiliyormuş. Herkes büyük bir ciddiyetle ve büyük bir hırsla ayakları yere sağlam basar bir şekilde yürüyormuş bu yolu. Oysa ciddiyet belki de çağın en büyük hastalığıymış. Ayakların yere basması ne demek bunu hiç düşünmezlermiş? Hangi yer? Çekemez, kıskanırlarmış insanlar birbirini. Çekememezlik ve kıskançlık insanı olduğu durumdan ileri götürmezmiş. Var olan durumunu daha büyük bir cehenneme çevirirmiş. Çünkü insan sadece ve sadece kendisi ile yarışabilirmiş, yani en fazla dünkü hali ile. Herkes bıraksa bütün bunları ve mahallesinde en az 1 kişiyi gülümsetse, 1 kişiye yemek ikram etse evrene yayılacak olumlu dalgalar müthiş bir bolluk ve bereketle ona geri dönermiş. Bu basit sırrı bilse insanlık ve insanlar çok şey kazanacaklarmış. Güzellik içten dışarıymış. İnsanlar yemek ikram etseler o kişiye bunun nasıl bir çıkarı olduğunu düşünüp düşündürtecek seviyeye inmişler. Oysaki güzelliğin bile zekâtı varmış, bilginin, gücün ve paranın olduğu gibi. Ve güzellik bir seçimmiş, kötülüğün, adam olmanın, ya da olamamanın bir seçim olduğu gibi. Verdiğin zaman 2 katını geri alırmışsın eğer ki 2 katını geri almak için vermemişsen. Masalın sonunda hep iyiler ve iyilik kazanacakmış. Çünkü dünyayı güzellik kurtaracakmış.
Ve
Bir insanı sevmekle
Başlayacakmış her şey…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder