5 Ekim 2013 Cumartesi

NEDEN KÜLTÜREL MİRAS?

NEDEN KÜLTÜREL MİRAS?- 1

İnsan, yeryüzü sahnesinde ürettiği ‘kültür’ ile var olan bir türdür. Doğumu, yaşamı, ölümü, yemesi, içmesi, yaşamına dair bütün uygulamaları, üzerinde yaşadığı dünyayı ve evreni kavraması ve açıklaması ürettiği somut ve somut olmayan kültürel yaratmalar ve kodlar aracılığı ile hayat bulur. İnsan, dünya coğrafyasındaki konumuna ve dağılımına göre farklı kültürel evrenler, çeşitli kültürler oluşturmuştur ve her kültür başlangıçtan bu yana günümüze ulaşmış, günümüzde de üretilmeye devam etmektedir. İnsanlığın tarihsel tecrübesi, günümüzü aydınlatacak pek çok sır bu kültürel mirasın içinde gizlidir ve hassas bir şekilde korunarak anlaşılarak yaşatılmalıdır.      
Bozkurt Güvenç,  Türk Kimliği adlı kitabının başında antropolojinin ‘öteki’ni anlama çabası olduğunu fakat bir diğer mühim çabanın ‘kendini’ anlamak ve bilmek olduğunu ifade eder.  Hindistanlı bir antropolog Sirinivias’tan şöyle bir alıntı yapar:
‘Her insan en az bir kere doğar. Onlardan küçük bir bölümü yabancı toplum veya kültürleri tanıyıp tanıtarak ikinci kez doğar, bizim gibi insanbilimci olur. Ama bizlerden çok azı, bununla da yetinmeyip, kazandığı gözlem gücü ve deneyimle kendi toplumunu incelemeye girişir ve üçüncü kez doğar. Sizleri, son adımı da atıp üçüncü kez doğmaya çağırıyorum.’ (Güvenç, 1996)[1]
            Kendini bilmek, bu bağlamda kendi öz kültürünün gizlerinin farkında olmak sadece sosyal bilimciler için değil, şüphesiz herkes için geçerli bir gereksinimdir. Zira kişinin kendisine giden en ‘yakın’ yollardan biri kendi kültürü üzerinden olacaktır.  Bu noktada ‘kültürel miras’  denilen büyülü bir derya devreye girer. ‘Kültür’ün sayısız tanımı vardır. ‘Kültür’ü anlamanın bir yolu kültür arkeolojisi yapmak, kültürel mirası bilmek, tanımak, tanıtmak ve yaşamak ile mümkün olacaktır. Bu da halk bilgisini derinden kavramak, incelemek ve araştırmakla mümkün olup halk bilimcilerin disiplinler arası işbirliği ile yapacakları yoğun çalışmalar ile mümkündür.
Halk bilgisi(folklor), Metin Ekici’nin ifade ettiği gibi beşikteki bebeğe söylenen bir ninni, aşkı, tutkuyu, kederi ve coşkuyu dile getiren bir türkü, Keloğlan’ı Peri Kızıyla mutluluğa eriştiren, Kaf Dağı’nın ardında yaşananları anlatan bir masal, bir düğün, her ilmeği sırlarla dolu bir resmi bütünleyen bir halı veya kilimdir.[2]   Folklor,  ‘kültür arkeolojisinin kendine özgü üniversite içi bilimsel alanının yanında, arkaik veya yakın zamanlarda, kırsalda veya kentselde, yazısala veya sözelde oluşmuş birliğin yani ortak belleğin ‘dışa vurumu’’ olarak tanımlanabilir. [3]
‘Ortak belleğe’ sahip olmak nedir peki? Ortak belleğe sahip olmak belki, ‘biz kimiz’ sorusuna, bir ‘Türk filmi izlerken gözleri yaşaran insanlarız’, Adile Naşit ve Münir Özkul’un çocukları, İnek Şaban’ın, Damat Ferit’in sınıf arkadaşları, çılgın pilot Vecihi’nin yeğenleriyiz diyebilmektir.  Hastalanınca ‘nane, limon kabuğu, bir tutam zencefil’ kaynatıp içer, Zümrüdü Anka masallarıyla büyürüz diyebilmektir belki de.
Ancak günümüz popüler kültüründe ve kültür endüstrisinde, Muharrem Ergin’in, ‘Türk çocuklarının ruh ve kafa yapısını tek başına sağlam tutacak kudrette ve karakterde bir eserdir’ (Ergin, 1969) [4] dediği Dede Korkut Kitabı’ndaki Banu Çiçek karakteri Pamuk Prenses kadar yaygın değildir. Dünyanın ortak belleğinde yer alan, Grimm masallarından olan ve çok sevilen, ormanda beyaz atlı bir prens tarafından kurtarılan Pamuk Prenses bilinirken, değil beyaz atlı bir prens tarafından kurtarılmak, kendisi kadar iyi ata binebilen bir eşi kendine seçen Banu Çiçek genç kitleler tarafından bilinmemektedir. Ve modern toplum hayatında ‘rol model’ arayışında olan genç kuşakların popüler kültüründe bir rol model olarak var olmamaktadır.  
Bu kültürel bellek yoksunluğu tüm dünyada, tüm kültürlerin az çok yaşadığı bir olgudur. Günümüzün hızla gelişen teknolojisi, yerleşen hızlı tüketim alışkanlığı, değişen yaşam biçimleri, kentleşme ve kentsel dönüşüm, medya ve popüler kültür, küreselleşme tüm dünyada yerel kültürleri ve gelenekleri, masalları koruyamama ve dolayısıyla gelecek kuşaklara aktaramama endişesi oluşturmaktadır. Ve pek çok kültür, kendi kültürel miraslarının yok olmasından, gelecek kuşaklara aktarılamamasından endişe duymaktadır. Türk kültürü de doğal olarak bu rüzgârdan nasibini almış ve almaktadır.
Ancak genç kuşakları kendi öz kültürlerini bilmemek, tanımamak, yaşamamak,  dillerini doğru kullanmamak, geleneklerini unutmak ve yabancı kültürlerin tesiri altında kalmakla suçlamak ve eleştirmek yapıcı bir çaba olmayacaktır. Bu tip bir eleştirel yaklaşım yerine genç kuşakların kültürel mirası yaşayacakları ortamları yaratmaya yönelik çabalar çok daha verimli sonuçlar doğuracaktır. ‘Kültür endüstrisi’ olarak adlandırılan çağın önemli bir sektörü ve ‘bacasız sanayi’ olarak adlandırılan turizm sektörü ‘bu kültürel mirasın ‘kültür mimar ve mühendisleri’ tarafından oluşturulursa’ (Oğuz, 2009:78) yani halkbilimciler ve ilgili sosyal bilimciler tarafından inşa edilirse, kültürel mirasın yaşatılması için zemin oluşturulmuş, bu zeminde engin kültürel miras aktarılmış ve bu alanda bir devinim sağlanmış olacaktır. Bu çabalar,  işsizlik garantili görülen ve bu yüzden tercih edilmeyen halkbilimi, sanat tarihi, antropoloji, Türkoloji gibi bölümlere olan cazibeyi arttıracağı gibi genişleyen sektör hacminden dolayı pek çok farklı alanda da ciddi bir istihdam oluşturabilecek, bunun yanında da ülke ekonomisine ciddi katkılar sağlayabilecektir. Fakat daha da önemlisi kendi kültürel kimliğinin farkında ve bununla gurur duyan bir genç başı sıkıştığında ya da dara düştüğünde bir şiirde, bir mısrada, bir türküde, bir atasözünde ya da bir masalda derdine derman aramayı ve bulmayı bilecektir.


[1] GÜVENÇ, Bozkurt Türk Kimliği, Remzi Kitabevi, 1996
[2] EKİCİ Metin, Halk Bilgisi (Folklor) Derleme ve İnceleme Yöntemleri, Geleneksel Yayınları, 2011
[3] OĞUZ, ÖCAL, Somut Olmayan Kültürel Miras Nedir?, Geleneksel Yayınevi, 2009
[4] ERGİN, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Milli Eğitim Basımevi, 1969

6 Nisan 2012 Cuma

f. çağnur şarman: “Bir tatlı huzur pişirdim, biraz alır mısınız?”

f. çağnur şarman: “Bir tatlı huzur pişirdim, biraz alır mısınız?”: ‘Sırlı bir dünya’                               MUTFAK Bir varmış, bir yokmuş, ‘dünya’ adlı bir gezegen varmış. Bu gezegende çiçekler ...

5 Nisan 2012 Perşembe

f. çağnur şarman: “Bir tatlı huzur pişirdim, biraz alır mısınız?”

f. çağnur şarman: “Bir tatlı huzur pişirdim, biraz alır mısınız?”: ‘Sırlı bir dünya’                               MUTFAK Bir varmış, bir yokmuş, ‘dünya’ adlı bir gezegen varmış. Bu gezegende çiçekler ...

3 Nisan 2012 Salı

“Bir tatlı huzur pişirdim, biraz alır mısınız?”

‘Sırlı bir dünya’
                           MUTFAK
Bir varmış, bir yokmuş, ‘dünya’ adlı bir gezegen varmış. Bu gezegende çiçekler susuz yaşayamaz, aslanlar, kaplanlar avlanır, büyük balık, küçük balığı yermiş. İnsan yemek yiyerek yaşamını sürdürebilir bir şekilde tasarlanmış. Bu kıran kırana çekişmeli oyunun içinde insan yeme içme mecburiyetini büyüler, törenler ve şölenler yaratarak, dünya ile farklı ilişkiler kurarak geliştirmiş.
Farklı coğrafyalarda toprağın, havanın, suyun gösterdiği değişkenlik, yenilen içilenlere ve yeme içme biçimlerine yansımış. Dünyanın tek tip ve artık çok hızlı dönen küresel bir köy olması, her yerde patates, hamburger, kola menülerinin yaygınlaşması insanların hayatını kolalaştırmak vaadi ile “tat” duygusunu almış ellerinden. Anneannelerin sevgi ile pişirdikleri, ellerinden akıttıkları güzel enerjili kurabiyeler yerlerini ayakta ve koşarak yenebilecek şekilde tasarlanmış hazır gıdalara bırakmış.
    Yemekleri pişirenlerin ellerinden sevgi enerjisi geçmeden, o yemekler amaçsız telaşlar içinde, müziksiz, sohbetsiz, neşesiz paylaşılmadan yenilir olmuş. Bu mu bereketi azaltırmış, bereket azaldığı için mi artık tadı, neşesi kaçmış yemeklerin, dostlukların, sohbetlerin, paylaşımların?
Yok, böyle olamazmış, evren bolluk ve bereketi bize sunmaya niyetliymiş. Yeter ki yaşamı kutlayalım ve onu kutsayalım. Bir bardak su içerken bile bunu bir şölene çevirelim. Doğa, Neşe, Bolluk ve Bereket Tanrısı Dionysos’un topraklarında, bolluğu, bereketi, doğayı kutlayalım.
Kutuplarda yaşayan Eskimolarda da değişik yeme içme adetleri varmış, Afrika’daki  değişik kabilelerde de, Ekvator yerlilerinde de. Yemek pişirmek, misafir ağırlamak, değişik kültürlerde biçim biçim imiş. Yani her yiğidin bir yoğurt yiyişi varmış. İstanbul’da, Büyükada’da çocukluğunu geçirmiş, İstanbullu Angela Günberk, İstanbullu Rumların örf, adet ve geleneklerini anlattığı “Bir de benden dinleyin” adlı bir kitap yazmış mesela. İstanbullu Rumların yeme içme adetlerinden söz etmiş gelecek kuşaklara aktarılsın, unutulmasın diye. Neşeli, müzikli, sohbetli ve lezzetli mezeli yemeklerden bahsedermiş. Yemeği yemek yapan sevgiyle neşeyle paylaşmakmış biraz da.
Eskiden meyhaneciler varmış,  Kör Niko, Despina, Agop gibi. Meyhaneye akşam ezanı ile gidilir yatsıdan önce adabıyla eve varılırmış. Meyhaneciler mahallelerin psikiyatristleriymiş, sırdaşlarıymış bir ölçüde. “Gönül ne mey ister ne meyhane, gönül sohbet ister her şey bahane” denirmiş. Bu bir fincan Türk kahvesi için de geçerliymiş. Kahve içerken muhabbetin tadına varamayan, kahvenin de tadına varamazmış, işte o zaman da o kahve yaramazmış.       
Lezzet ve muhabbet sadece yeme içmenin değil hayatın da altın kuralıymış. Lezzetli yemekler mutfakta, güzel insanlar bu hayatta pişermiş. Mevlana bile felsefesini hamdım, piştim, yandım diye özetlemiş. Çayı, pilavı nasıl demlemek gerekiyorsa lezzetli olması için, insanların da demlenmeye ihtiyacı varmış. Nohut, fasulye, buğday nasıl bir gece önceden ıslatılıyorsa pişirmeden, insanlar da pek çok sulara girermiş pişmeden ve bazen “önceden ısıtılmış fırınlar” gerekirmiş pişmek için. Bütün bunlar mutfakta olurmuş. “Bir tutam baharat” bazen anlatırmış her şeyi, acı biber, kara biber bir tarafta şeker, tatlı biber bir taraftaymış ama bir de tarçın varmış, hem acı hem tatlı olan, acıyı tatlı, tatlıyı acı yapan, dengeleri kuran. Çörekotunun bir tek ölüme çaresi yokmuş, sirke mikropları da kötü enerjileri de kovarmış.
“Mutfak” aslında büyülü bir dünyaymış. Oradan saçılan sevgiyle pişmiş ve paylaşılmış her şey şifalı ve kudretliymiş. Ama artık mutfaklar boş, evler müziksiz, neşesiz insanlar sohbetsiz kalmış. Mutfaklar küsmüş, bereket azalmış. Gökten üç elma düşmüş, biri mutfakta sevgiyle pişen lezzetli büyüler, biri insanları neşelendiren müzik, diğeri de onlara eşlik edecek muhabbet için…

 

31 Ocak 2012 Salı

f. çağnur şarman: 'Ey hayat! ben Çeşme'ye gidiyorum, beni takip et'!!...

f. çağnur şarman: 'ey hayat ben Çeşme'ye gidiyorum, beni takip et'!!...: EGE’DE YEREL POTANSYELİ DEĞERLENDİRMEK MÜMKÜN MÜ? İLLA BÜYÜK ŞEHRE Mİ KAÇMAK LAZIM? İyi eğitim görmüş, görmüş geçirmiş insanlar i...

'ey hayat ben Çeşme'ye gidiyorum, beni takip et'!!!


EGE’DE YEREL POTANSYELİ DEĞERLENDİRMEK MÜMKÜN MÜ?
İLLA BÜYÜK ŞEHRE Mİ KAÇMAK LAZIM?


İyi eğitim görmüş, görmüş geçirmiş insanlar illa ‘modern zamanlar’ da, ‘modern şehirler’ de mi yaşamak zorundadır? İş imkânları, kültür, sanat, yani hayat oralarda mıdır? İstanbul için de bu geçerlidir. Hayat sadece Taksim, Cihangir, Şişli, Gayrettepe etrafında mıdır? Büyükada’da oturulamaz mı? Nerededir bu hayat? Nedir bu hayat? Modern olmayan yerlerde neden yoktur bu hayat? Doğduğun yer değil, doyduğun yerde midir hayat? Hayat doymaktır o zaman evet, belki de… Ya da doyduğunu zannetmek…


Ege’de bir köy olan, Bademler Köyü’nde, köylüler tarhana yaptıktan sonra tiyatro provalarına gidiyor, köylerindeki tiyatrolarında oyunlar sergiliyorlar çevre köy ve kasabalılara, hatta şehirdekilere…   Mordoğan’da yaşayan bir kaptan balık tutma faaliyetleri, şenlikleri düzenliyor…Ya da İstanbullu, çok değerli, sanatçı bir aile İstanbul’u bırakıp, Bodrum’a bir kasabaya yerleşip, Bodrum Filarmoni Projesi’ni geliştirebiliyor… 

Fazla nitelikli olmak, ya da olmamak…

Bir işe sadece bilgisayar bilmesi yeterli biri aranıyorsa, bilgisayar bilmeyen bir kişi bile alınıp eğitilebilir, fakat sadece bilgisayar bilmesi gereken bir iş konumuna bilgisayar, İngilizce, Fransızca, almanca, teknik resim, muhasebe programları, grafik ve çizim programları, iyi beste yapıyor olabilme özellikleri olan biri alınmaz. Hani denir ya ‘eksiği yok, fazlası var.’ Bu fazla özelliklere sahip (over-qualified) olmak her zaman az yetenekli olmaktan daha zordur. Fazla özellikli,  fazla nitelikli insan, iş gücü, beyin gücü ya da potansiyeli de illa ‘şehir’ de yaşamalı, fazla nitelikli olmanın bedelini mi ödemelidir? Eğer bu bir bedel ödemek ise?

İyi eğitim görmüş, nitelikli insan ve iş gücü kendisini küçük ölçekli bir şehirde, kasabada, ya da köyde gerçekleştiremez mi?  Göç, ya da büyük ve gelişmiş modern bir şehir’de yaşamak mecburi mi?

Yerellikten küreselliğe biraz da bu olsa gerek… İzmir’de, Ege’de yaşayan bir genç kendisini uluslararası standartlarda, olanaklarda, bakış açısında ve kalitede hissedip, burada üretken olabilir mi? Ya da sadece var olabilir mi?

Ege’de ‘kültür endüstrisi’ (Adorno ve Horkheimer’ın ortaya attığı ‘kültür endüstrisi’ kavramından farklı olarak) acaba bir istihdam alanı olabilir mi? Yoksa bu sadece bir rüya mı?
‘Gerçek, düş artı zamandır’ dersek, belki rüya ise de gerçekleşebilir… Biz de köyümüzde var olabilir, karnımızı doyurabiliriz… Kim bilir? 

18 Ocak 2012 Çarşamba

KÜLTÜREL MİRAS ETKİNLİKLERİ


‘DİONYSOS ŞENLİKLERİ’
KÜLTÜREL MİRAS ETKİNLİKLERİ
İzmir, yıl 2022…

B
ir varmış bir yokmuş, evvel zaman  içinde kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zaman zaman içine girmiş,  yıl 2022 olmuş.

Ege'nin incisi güzel İzmir,  dünya çapında kültürel butik etkinliklerin, kültürel miras turizminin, doğal yaşam kalitesini arayanların dünyadaki başkenti olmuş. İzmir’de yıllarca uğruna emek verilen ‘yenilik’ ve ‘kalkınma’ çalışmaları yerini bulmuş.

Vaktiyle oluşmuş ve hala oluşan yeni ve yaratıcı fikirler ticari yarara dönüşüyor İzmir’i, çevresini hatta tüm Egeyi maddi manevi refaha kavuşturmuş. Kamu kuruluşları, üniversiteler ve özel sektör, sivil toplum kuruluşları iletişim ve işbirliği içinde imiş.      
Artık İzmir tıpkı antik dönemde ve tarihsel süreçlerinde olduğu gibi dünya çapında bir ışıl ışıl bir liman kenti olmuş. Akdeniz ve dünya ticaretinin önemli bir kilit noktası, şarap ve zeytinyağı gibi bölgeden gelen çeşitli ürünlerin ihracatını yapan, sanayisi özel ve örnek  şekilde gelişmiş, ekonomik refah içinde yaşayan bir kültür ve sanat kenti olmuştur.
Artık burada doğan gençler beyin göçü yapmıyor, iş bulmak için İstanbul’a ya da yurt dışına gitmiyor, şehir dışı tüm seyahatleri sadece kendilerini geliştirmek için oluyormuş.

Artık İzmir kültür sanat fabrikalarının çoğaldığı, kültür endüstrisinin Türkiye’deki ve dünyadaki butik bir pilot merkezi haline gelmiştir. Kültürel butik etkinlikler, kültürel miras etkinlikleri ve kültür turizmi, doğa, sağlık ve eko turizm kadar gelişmiş Ege turistlerle ve bu bacasız sanayinin getirdiği refahla ülke ekonomisine fazlasıyla katkıda bulunur olmuş.

Örneğin, Kültürel Miras Etkinlikleri, ‘Dionysos Şenlikleri’ örneği yapılır olmuş her yıl. Eskiden olduğu gibi geleneksel, eskiden olduğu gibi özel olurmuş. İnsanlar Çin’den, İspanya’dan, Yeni Zelanda’dan sadece bu butik etkinliğe katılmak için gelir, gelmişken gezer, dönerlermiş ülkelerine.

Çünkü herkes, başta üniversiteler, tiyatrocular, güzel sanatlar fakülteleri, müzisyenler, dansçılar, kostümcüler, aksesuar tasarımcıları, şairler, yazarlar, gösteri sanatları ustaları, şarapçılar, doğa dernekleri, doğaseverler, STK’lar, çorbada kimin tuzu olabilirse bir araya gelmiş, eskiden olduğu gibi ‘Dionysos sanatçıları’ ruhu ile birleşmiş ve birlikte ortaya tılsımlı şölenler düzenler olmuşlar.  
Aksesuarlar için uhu satan bakkal da kazanmış, koreograflar, dansçılar da, kostüm tasarımcıları da, ev kadınları da, çiftçiler de, çobanlar da, sosyal bilimciler de, turizmciler de, halıcılar da, dericiler de, masörler de, kendisini var ederek çalışma fırsatı bulan işsiz insanlar da, bölge de, ülke de…
İzmir yaşaması çok heyecanlı, rüzgârı ürperten ve güzelliğin büyüsünü tüttüren mutlu bir şehirmiş.



11 Ocak 2012 Çarşamba

UYUYAN GÜZEL İZMİR

UYUYAN GÜZEL İZMİR

İzmir bir prensestir
çok güzel küçük
şapkasıyla.
Mutlu ilkbaharlar durmaksızın
onun ça
ğrısına yanıt verir.
Nasıl vazo içindeki çiçekler gülümserse,
o da denizler arasından ı
şıldar.
Hatta Ar
şipel'in yaratılışından çok daha tutkulu.

Victor Hugo

Bir varmış bir yokmuş antik dönemden bu yana İzmir çok renklere bereketlere seslere ev sahipliği yapmış.

‘Her şey her şeyin içindedir’ diyen Klozomenai (Urla-İskele) lı Anaxagoras gibi çok renkli felsefecilerin yaşadığı dünyanın ilk zeytinyağı işliğinde üretilen zeytinyağı doğal limandan dünyaya yayılırken, komşu ion lenti Teos’ta antik mermer ocağından çıkan mermerler Roma’ya gönderilip oradaki şehri inşaa edermiş. Teos antik limanı aynı zamanda antik dünyanın Dionysos sanatçılarının da yurdu olmuş, tüm şehirlerden sanatçılar, müzisyenler, tiyatrocular, dansçılar, şairler, sporcular Teos sanatçılar kentinde özgürce yaşar, çalışır, şölenler düzenlermiş. Teos’lı Anakreon yaşamın geçiciliğini, hazzın önemini ve güzelliklere odaklanmanın önemini şiirlerinde işlemiş.

Bornova yakınlarında yaşadığı düşünülen Homeros’un İlyada ve Odisea destanlarından bugüne İzmir tılsımlı bir şekilde bu renkli havasını toprağına sindirmiş.

1800 lü yıllarda İzmir bu renkli yapısıyla İskenderiye, Beyrut gibi Akdeniz'in Levant kentleri arasında öne çıkan, Osmanlı'da ilk opereti oynandığı, ilk gazetenin yayınlandığı, sinemanın ilk kez geldiği, ilk futbol takımlardan birinin kurulduğu dönemin yine kozmopolit bir kentmiş. Antik dönemde olduğu gibi limanıyla evrensel cazibe merkezi olan bir kent olan İzmir döneminin buğulu büyüsü olmuş.


Farklı dinlerden, farklı milliyetlerden, farklı kültürlerden insanlar, hoşgörü ve barış ortamında, birbirlerini zenginleştirerek yaşıyorlarmış. Türkler, Levantenler, Rumlar ve Musevilerden oluşan halk beraberce çok kültürlülüğü taçlandırmış.

Göçler de almış İzmir, Yugoslavya’dan, İspanya’dan, Buhara’dan, Bosna’dan, Bulgaristan’dan, Selanik’ten, Girit’ten ve pek çok yerden, İzmir daha bir İzmir olmuş, İzmir daha da güzel olmuş.

İzmir, güzel İzmir: batının en doğusu, doğunun en batısı, güzeller güzeli seni anlatmaya devam edeceğiz, seni sevmeye devam ediyoruz çünkü.

13 Ocak 2011 Perşembe

BİR EFE YÜRÜYÜŞÜNÜN İNCELENMESİ

Anadolu coğrafi konumu itibariyle dünyanın en ilginç konumlarından bir yerde…

Anadolu’nun da batısında dünya tarihine eski çağlardan beri beşiklik etmiş efsanelere, mitolojik kahramanlara ev sahipliği yapmış Ege var… Aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit adına kutsal törenler yapılan antik Aphrodisias kenti Ege’dedir örneğin. Yazları kurak ve sıcak kışlar ılık ve yağışlı geçer bu bölgede. Coğrafya ve iklim koşulları mutlaka ki insanlara yansıyor. Mesela Karadeniz horonu Karadeniz insanını, o bölgeyi anlatır. Folklor danslarında dalga hareketi vardır. Bölge dağlık alandadır ve az yer vardır o yüzden dans hep oldukları yerde geçer. Havada soğuktur bu dansın ritmine yansır. Ege’de ise geniş alanlar ovalar olduğundan bizim efeler döner dolaşır turlar atarlar ve hava ılıman olduğundan efelerimiz şort şalvarlar giyerler. Şort şalvarlı kostümü olan başka bir yörenin halk oyununu da çıkartamıyorum şimdi. Efelerin hareketleri de oldukça ağırdır. Ağır fakat heybetlidir.

Ağır olmak, yavaşlık sıcaktan olabilir. İnsanlar koşuştururken düşünecek fırsat bulamazlar, ağırlığın ve yavaşlığın insanları sanat ve felsefeye yönelttiği de bölge tarihi göz önünde bulundurulduğunda doğru olduğu kabul edilebilir. Ağırlık tembellikle karıştırılmamalıdır. Zira ağaçlarından yağ, bal akan, verimli topraklardan ve ovalardan oluşan bu yörenin insanlarının tembel olması söz konusu olamaz. Sıcaktandır ki buralarda yaz Mayısta başlar, Ekim’de biter. 5 ay yaz yaşanan bir bölgede iş hayatı yavaşlar mı tartışılır. Yani efelerin ağır, sağlam ve heybetli yürüyüşü Egeli erkeklere yansır mı tartışılır.

Egeli kadınlar da farklıdır. Bir patates cipsi reklâmında kendi doğal haliyle oynayan Ödemişli teyze sıcaklığındadır belki Ege insanı. Ödemişteki patates tarlalarından sesleniyor teyzemiz. Egeli kadınların sıcaklığını ve samimiyetini çok güzel anlatır bence o teyze. Ben bir İzmirli olarak 3 büyük şehirde de yaşadım. Egeli kadınların farklarını somut olarak gözlemlemem ilk olarak İstanbul’da oldu. Üniversite öğrencisi olduğum İstanbul’daki ilk yılımda, anneannemi ve büyük teyzemi, İzmir’den beraber geldikleri grupla, Türk Kadınlar Birliği yürüyüşünde kadınlarla ilgili bir konuda pankart taşırken gördüğümde ben bile etkilenmiştim. Türkiye’den yaş ortalaması 65–70 olan başka bir kadın grubu da yoktu orada. Egeli kadınlar bir de güzellikleri, hoşluklarıyla meşhurdur. İzmir’in kızlarının güzellikleri de dillere destandır resmen. Bu biraz da bilimseldir. Çünkü kadın ve erkeğin genleri ne kadar farklı olursa doğacak çocuğun güzel, sağlıklı, akıllı olma olasılığı o kadar artıyor. Genler aynılaştıkça bu oran tersine artıyor. O yüzden akraba evliliklerinde çocuklar sakat olabiliyor. İzmir de yüz yıllardır göçlerin merkezlerinden olmuş, değişik yerlerden gelen insanlar İzmir’e yerleşmiş dolayısıyla İzmir’in insanlarının, kızlarının güzel olması mantıklı. Tabii bu güzel ve etkin kadınların kocaları, ağabeyleri, babaları, oğulları olmak da İzmirli erkeklerin profillerini anlatmaya yarar sanırım.

Kadıyla, erkeğiyle, üzerinde yaşadığı bereketli topraklarla, çağlar öncesinden sızan tılsımlı kültürel mirasıyla, Anadolu’nun en batısında olmanın yüklediği anlamları taşıyan bir coğrafyadayız. Ama hala iyi eğitim almış, iyi yetişmiş gençlerimiz buranın elit bir taşra olduğunu düşünüp ilerlemek için İstanbul’a gidilmesi gerektiğine inanan gençlerimiz var. İlginç bir noktadır ki, Türkiye’nin ilk iktisat kongresi de Ege’de İzmir’de yapılmıştır. Bu bir tesadüf değildir sanırım. Ege, insanıyla, potansiyeliyle kendisine yakışır adımları atmalı ağır, kendinden emin ve heybetli tıpkı bir efenin yürüyüşü gibi.

Festival gibisin, katılmak istiyorum....

Gül söylemez gizini
Güvercin kaybeder izini
Akarsu bulur denizini

Havai fişeklerle hayatı kutlarsın

Sezen Aksu

Türkiye kutlamalar açısından da başka pek çok alanda olduğu gibi zengin bir birikime sahiptir.‘Kutlamalar’, festival, bayram, şenlik, şölen, anma töreni gibi pek çok terimi çağrıştırır.

Kırşehir’de Ayı Gezmesi, Ankara’da Köse gezdirme, Sivas’ta Saya Gezme, Bolu’da Ferfene, Manisa’da Mesir Şenliği, Erzincan’da Hızır Cemi, İskenderun’da Yumurta Bayramı, Samsun’da Çiğdem Günü, Hıdrellez, Mayıs Yedisi, Yağmur Duaları, Yayla Şenlikleri, Bağbozumları, Aşure Şenlikleri…

Gediz’de Tarhana festivali, Maçka’da Kültür ve Sanat Festivali, Şaphane’de Kiraz Festivali, Maçka’da Kültür ve Sanat Festivali, Eşme Kilim Festivali, Ünye Kültür Sanat Turizm Festivali, Sarımsak Festivali, Domates Güzelleri…

Hayatı kutlamak, yaşamı kutlamak, nereden neden ve nasıl çıkmış peki ortaya?

Dünya var olduğundan beri insanlar sadece savaşmamış, şenlikler, kutlamalar da insan hayatının bir parçası olmuş. İyi ki de olmuş, festival gibi olmasa hayata başka türlü nasıl katılmak isterdik? Nasıl katlanırdık?

Festivaller, Şölenler, Bayramlar,

Karnavallar ve Şenlikler

Üzerine

En eski çağlardan beri, dünyanın çok sayıdaki farklı toplumlarda, yeni yılı, mevsimleri ve farklı pek çok şeyi toplu törenlerle kutlamak bir gelenek olmuş. Bu törenler basit bir eğlence ya da oyalanma değil, özünde, insanın yaşam kaynakları üzerinde denetim sağlamaya da çalışmış, çok farklı nedenlerle de yapılmış. Ve insanlığın tarihi kadar eski bir olgu olarak günümüze kadar ulaşmış.

İngilizce bir kelime olan ‘ritüel’ ‘ayinle ilgili olan’, ‘tören’ diye geçer sözlüklerde.

Hayattaki karşılığı nasıldır acaba bu kelimelerin? Tören, ‘Kutsal’ olan ile ilgili simgesel ve öteden beri var olan anlamlar taşıyan geleneksel eylem ve uygulamaların bütüne denmiş. Bu uygulamalar ‘ayin’- ‘tören’ (ritus) kavramının özünü oluşturmuş. Bu eylemlerin belirli bir sistem içinde bir araya gelmeleriyle ‘tören’ (ritüel) meydana gelirmiş.

Uzun yılların birikimi olarak ‘gelenek’ tarafından belirlenen törensel davranışlar bu eylemlerin temelini oluşturmuş. Tüm bu olup bitenin temel amacı ise ‘kutsal’ olanın, ‘özel’ olanın, zaman içinde bozulmadan aktarımıdır. Tersi bir durum belki de evrenin düzenini yıkacak, dengeyi bozacakmış.

Bu özel kutlamalar, içinde bulunduğu topluluğun sosyal düzeni içinde ‘kutsal zaman’ ve ‘kutsal mekân’da gerçekleştirilirmiş. ‘Tören’ in esas amacı ait olduğu toplum için doğa ve kültür arasındaki ilişkiyi kurması imiş. Kutlamalar özünde evrenin birliğini ve bütünlüğünü onaylar gibiymiş. Bu kutlamalar aynı zamanda insan köklerini ve yaşama bağlılığını güçlendirmeye yararmış. Yaratılan yoğun duygular ve genişleyen bilgi sayesinde toplumsal bilinç düzeyini yükseltirmiş.

Tüm bu uygulamaların kaynağı, gelenekler, doğa ve efsaneler olmuş. Efsaneler, mit (mitoloji), menkıbe gibi halk anlatıları ‘kutsal’ olanın bilgisi ise, ‘ ayin (ritüel) ’ ‘tören’ bu bilginin doğrudan aktarılışı uygulaması olmuş.

Dünya var olduğundan beri, dünyayla beraber var olan hemen her olayın ‘tören’ (ritüel)i olmuş, bu zaman içinde festivalleri, karnavalları, şenlikleri, bayramları doğurmuş.

Yağmur duaları, ürünlere nazar değmemesi, bereket sağlamak için boynuz ve başka nesnelerin tarlaya ya da ağaçlara asılması gibi nesneler asılması çok yaygın olmuştur. Kurban törenleri, yaşamda bir evreden diğerine geçiş aşamaları törenleri gibi. Düğünler, sünnetler, cenazeler, doğum günleri gibi.

Ülkemizde yörelere has ürünlerin ad sahipliğini yaptığı karpuz festivali, kavun festivali gibi ve birçok yayla kendi festivallerine ev sahipliği yapar olmuş.

BİR İNSANI SEVMEKLE BAŞLAYACAK HERŞEY....


Dünyayı güzellik kurtaracak…
Hava martılar ışıklı şehir
Sarhoş ediyor beni yosun kokusu
Hilesiz kucaklamak istiyorum
Dünyayı şehri ve seni

Zülfü Livaneli

Bir varmış bir yokmuş dünya denilen bir yer varmış. Zeki Müren adlı bir sanatçının eski bir şarkısında şu sözler varmış:
Aşkın sırrı bilinmez, arkasından gidilmez
Bu yoldan giden yolcu, bir daha geri dönmez
Bu dünya yalancı bir dünyadır
Gözleri görmeyen âşık olandır
Gördüklerimiz hepsi hayaldir
Allah’ım bu yolcuyu uyandır
Açma gönlümdeki derin yarayı
İstemem tacı, tahtı, sarayı
İşte bak geçiyor düğün alayı
Gel unut artık bu yalan dünyayı
Yıl olmuş 2010. İşler artık çığırından iyice çıkmış. Kötülük egemen oluyor gibi gözüküyormuş. İşler sarpa sarmış tüm dünyada. İnsanlar yaşayacak başka dünyalara, kendilerini kurtaracak uzaylılara bile merak salmaya başlamışlar. Tüm bu karmaşa içinde Çağan Irmak adlı İzmirli genç bir yönetmen bir film yapmış. Filmin adı ‘Prensesin Uykusu’ olmuş. Kötülük ve iyiliğin olduğu bir dünyadaki prensesin uykusunu anlatmış. Ve bu yönetmen de ‘iyiliğin aslında gerçek zekâ gerektirdiğini ve iyiliğin aslında daha güçlü olduğunu’ savunuyormuş. Bunun tam aksi gerçek gibi gözükse ve gösterilse de. Sadece iyilik ve kötülüğün savaşı yokmuş. İnsan denilen tür bu dünyada birbirlerine saygı duymak ve bu mücadeleyi birlikte götürebilmek için birbirlerine yardım edip destek olacaklarına, birbirlerine her tür saygısızlığı yapıp birbirlerine köstek olmak konusunda hiç geri kalmıyormuş. Sait Faik adlı bir yazar varmış bağırmak istemiş bağırmış: ‘Kiraz mevsiminin para kazanmak değil, sevişme vakti olduğunu’. Ama bazı insanlar artık neyin işlerine gelip neyin gelmediğini ayırt edemez hale gelinceye kadar her şeyi işlerine geldiği duyar olmuş. Ve bazıları tembellik, aylaklık, çalışkan olma hali ve insanlıktan çıkma halini birbirine karıştırırlarmış. Şimdi nar mevsimi mesela, Sait Faik tembelliği savunmuyordur başka bir bildiği vardır belki demezlermiş. Zaten artık mevsimler bile kendilerini şaşırmış. Yazın kış kışın yaz olabiliyormuş. Herkes büyük bir ciddiyetle ve büyük bir hırsla ayakları yere sağlam basar bir şekilde yürüyormuş bu yolu. Oysa ciddiyet belki de çağın en büyük hastalığıymış. Ayakların yere basması ne demek bunu hiç düşünmezlermiş? Hangi yer? Çekemez, kıskanırlarmış insanlar birbirini. Çekememezlik ve kıskançlık insanı olduğu durumdan ileri götürmezmiş. Var olan durumunu daha büyük bir cehenneme çevirirmiş. Çünkü insan sadece ve sadece kendisi ile yarışabilirmiş, yani en fazla dünkü hali ile. Herkes bıraksa bütün bunları ve mahallesinde en az 1 kişiyi gülümsetse, 1 kişiye yemek ikram etse evrene yayılacak olumlu dalgalar müthiş bir bolluk ve bereketle ona geri dönermiş. Bu basit sırrı bilse insanlık ve insanlar çok şey kazanacaklarmış. Güzellik içten dışarıymış. İnsanlar yemek ikram etseler o kişiye bunun nasıl bir çıkarı olduğunu düşünüp düşündürtecek seviyeye inmişler. Oysaki güzelliğin bile zekâtı varmış, bilginin, gücün ve paranın olduğu gibi. Ve güzellik bir seçimmiş, kötülüğün, adam olmanın, ya da olamamanın bir seçim olduğu gibi. Verdiğin zaman 2 katını geri alırmışsın eğer ki 2 katını geri almak için vermemişsen. Masalın sonunda hep iyiler ve iyilik kazanacakmış. Çünkü dünyayı güzellik kurtaracakmış.
Ve
Bir insanı sevmekle
Başlayacakmış her şey…

2009 biterken

Bu yıl çok başarılı yönetmen Çağan Irmak’ın filmi Issız Adam’ ve film müzikleri ile başladı. Anlamazdın anlamazdın, kadere de inanmazdın...’ dedik hep birlikte Ayla Dikmen’le. Baktık ki daha sonra ıssız adamlar kadar hatta daha da fazla Kızsız adam’lar ve hatta ‘İşsiz adam’lar var etrafta. Bana yalan söylediler, bana yalan söylediler, kaderden bahsetmediler’ dedik Semiramis Pekkan’la… Sonra Çağan Irmak bir film daha yaptı, filmin adı ‘Karanlıktakiler’ Bu sefer filmdeki oğlumuz ‘işsiz adam’ değildi belki ama belki ‘karanlıktaki adam’dı, yanlış anlaşılmasın, ‘karanlık adam’ değildi sadece karanlıktaydı. O film çok tutmadı çünkü ‘ıssız’ olmak daha eğlenceliydi, hem belki çoğumuz karanlıktaydık… Ve belki karanlıktakiler en aydınlıkta olanlardı…

Sonra ‘krizdeki adam’ için çözüm önerileri geldi… ‘alın, verin ekonomiye can verin!’ krizdeki adam ‘alışverişteki adam’ olacak böylece bütün problemlerinden kurtulacaktı, ‘karısı alışveriş yaparken, alışveriş merkezinde sıkılan adam’, Kemeraltı ya da Kızlarağası Han’ı yoktu artık, ya da oradaydılar, ama eskisi kadar giden yoktu, artık alışveriş ve yaşam merkezleri vardı. AVM’ler… Bütün alışveriş merkezleri eski hanların mimari planlarına göre yapılmıştı sadece biraz daha modernlerdi, peki değişen neydi? Belki eskiden, yanında o gün siftah yapmamış komşusuna müşteri gönderen bir ticaret anlayışı vardı ve zaten komşular açken tok yatılmaması gerekirdi. Sözler senetlerden değerli, değerler eski radyolar gibi çatıda saklı değildi. Kemeraltı’na çıkmak bir bayram sevinciyken, alışveriş kültürü, bayramlaşma kültürümüz gibi sıradanlaşmış mıydı? Kemeraltı’nda alışveriş kültürü ruhumuzun ihtiyacı olan bir şölen ve muhabbet alanı iken, AVM’ler artık sanal ve suni bir dünya mı sunuyordu yoksa bize?

Şimdi modern adam’lar vardı ve modern masallarda şeytan marka giyerdi. Marilyn Monroe yatakta ne giyer?’ sorusunun cevabını (Chanel No.5) bilen reklamcılar yetişmişti. Modern adam’ın sigarası Marlboro, içkisi Chivas olmalıydı, o zaman alışveriş yapmak lazımdı. Evet, alışveriş yapabiliyorduk, o halde vardık.

Bir taraftan safiyetini kaybetmeyen adamlar vardı, ‘Recep İvedik’ yolda bulduğu cüzdanı sahibine ulaştırmaya çalışan saf genç delikanlıydı. İnsanlar artık Recep İvedik’e kahkahalarla gülüp geçemeyecek kadar hayatı ciddiye almaya başlamışlardı. Recep’i izlemem o halde entel’im diyen ‘ciddi adam’lar vardı. Safiyetini kaybetmemek çok önemliydi.

Ya artık masum değildik hiçbirimiz, ya da ‘hepimiz masum’duk. 2010 Dünya kültür başkenti olacak İstanbul’da Masumiyet Müzesi (Orhan Pamuk’un bu yıl en çok okunan kitabı, kitapta olaylar marka bir çanta alışverişi ile başlıyor) kurulacaktı belki. Masumiyet, müzede gezip görülecek, hatırlanacak bir şey haline mi gelmişti, yoksa hala gurur duyup dünyaya sergileyecek değerlerimiz olduğunun bir kanıtı mıydı bu? Masumiyet hayatın kendisi gibiydi, her şey vardı içinde.

Adamlar bir de bu yıl aşk açılımı yapmışlardı. Elif Şafak’ın Aşk adlı kitabını pembe kapaktan okumak istemeyen, ‘aşk’ı gri kapaklı okuyan adam’lar vardı etrafta. Her şey alışveriş üzerine miydi? Popüler kültür, tüketim üzerine oturmuştu. Reklamlar, pazarlama, satış ve satış. Tüketiyorum, o halde varım. Aslında üretiyorum, o halde varım desek daha mı iyi olurdu? Alış veriş kültürümüz, kültürel alışveriş ve sevgi alış verişi üzerine yoğunlaşsa fena mıydı? Ama bunun için gerçekten adam olmak ve belki biraz da deli olmak lazımdı. ‘Deli adam’lar ortada yoktu fazla. Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Bey’e nasihatler şöyle bitiyordu. ‘Unutma oğul, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.’

2008 biterken


‘Zamana hakimsen hiçbir şey iniş ya da çıkış değildir’ dedi, 2008’in son ayında bir bilen kişi. İnişler, çıkışlar, krizler, düşüşler, kalkışlar, yenilgiler, zaferler nasıl oluyor da zamana hakim olunca gerçekten var olmuyorlar? Yani biz var olduklarını zannediyoruz. Ama aslında olan öyle olmuyor.

Aslında belki gerçekten her şeyi zannediyoruz. Yani zannetmek güzeldir diyoruz. Belki kriz ‘psikolojik’se, kriz var zannediyoruz. Yoksa her şey çok güzel olacak diyor, mutlu oluyoruz.

Tamam, belki yaşamak zaten zannetmek, ama aç kalmak, parasız kalmak nasıl olur da iniş hali olmaz mesela? Ya da tam tersi… Belki gerçekten bazen kaybolmak, kendini bulmak oluyor ve dolmak için boşalmak gerekiyor. Belki zamana hakim olmak gerçekten bütün bunlara hakim olmak oluyor. Belki hala boşanmak için 2 şahit gerekiyor ama ‘zamana hakimsen, her şeye hakim’ oluyorsun. Hakim değilsen, bir şeyi kaybettiğinde neler kazandığını bu eksik hakimiyet kudreti ile anlayamıyor, kuduruyorsun. Kaybettiğini zannediyorsun. Su boğar, ateş yakarmış, taşın sert olduğunu insan bu yaşa gelince anlarmış diyor, büyüdüğünü zannediyorsun. Yaş 35, yolun yarısı, zamana hakimsen bir aritmetik hatası oluyor senin için.

Matematiği seviyorsun hep zor gelmiş olsa da. Matematik insana hep zor gelir zaten, aritmetik…1 yıl kaç gün 365 gün mü? 365,242199 gün mü?

Vazgeçiyorsun. Yaşamayı seçiyorsun. Zamanı kutlamayı öğreniyorsun. Öldürmeyen her darbe artık seni güçlendiriyor. Yaşamı kutluyorsun.

Ya da öyle zannediyorsun.

Aşk, para, zaman sizinle olsun. Bol olsun bu yıl.

Hep beraber evde zeytin yapıyoruz…

Aslında hep farkında olduğum bir şeyi hatırladım geçenlerde. Biz (yani annemler) misafir geleceği zaman, belki tadına alışık değildir diye çarşıdan zeytin alırdık. Çünkü hatırladım ki biz hep doğal zeytin yerdik. Babam harika zeytin yapar. Ev yapımı zeytin… Çizik zeytin, kırık (kırma) zeytin çekişte… İşte o an kardeşimle beraber tekrar zeytin yapmaya karar verdik. Bunun için yaptıklarımızı size anlatmadan önce belki siz de denersiniz diye gerekli malzemeleri sayacağım.

Gerekenler
• Bir adet zeytin ağacı
• Bir sepet ya da bir torba
• Mucizeler yaratacak olan eller
• 1 adet kavanoz
• Musluk suyu, içme suyu
• Limon
• Tuz
• Bir adet bıçak- çizik zeytin için
• Bir adet ceviz kıracağı- kırık zeytin için

Şimdi önce istediğimiz miktarda zeytini ellerimizle ağaçtan topluyoruz. Yeşil olan zeytinleri tercih ediyoruz. Siyahlaşmış olan hurma olanlar zevk ve tercih meselesi. Ben yeşil zeytinleri anlatacağım. Eve geliyoruz. Rahat çalışabileceğimiz bir yere kuruluyoruz. Çizik zeytin yapmak için zeytinleri 2 ya da 3 tarafından bıçakla kesiyoruz. Zeytin bütün olarak kalıyor ancak zeytinin etrafında 3 adet çizik oluşuyor. Çizdiğimiz zeytinleri kavanoza dolduruyoruz. Kırık zeytinler için ceviz kıracağı ile zeytinlerin başını patlatıyoruz. Kavanozlarımız çizdiğimiz ya da kırdığımız zeytinler ile dolduktan sonra kavanozları su ile dolduruyoruz.

Buraya kadar her şey harika oluyor. İş bitti gibi görünüyor ancak iş esas bundan sonra başlıyor. Zeytinlerin suyunu 10 gün boyunca her gün değiştiriyoruz. Ve damak tadımıza göre su değiştirme süresini uzatıyoruz. Son günlerde servise yakın biraz limon suyu ya da yarım bir limonu da kavanoza ekleyebiliriz. Damak tadımıza göre tuz da koyabiliriz. Ben hiç tuz kullanmadım gerçi.

Zeytin yapmak gerçek bir meditasyon, terapi ve bir mucizeler silsilesinin başlangıcıdır. Meditasyonun bir tanımı olan bitenle beraber olmaktır, 10 gün (ya da daha fazla süre) zeytinlerle beraber olmak her bünyeye iyi gelir. Kırdığımız, çizdiğimiz ve patlattığımız şey zeytin olduğunda insanları ve kendimizi kırmamayı, çizmemeyi, kafalarını patlatmamayı öğreniriz. Ve bu da her bünyeye iyi gelir. Olan bitenle beraber oluruz, zeytinleri gözlemlemeyi öğreniriz. Olan biteni gözlemlemeyi öğreniriz. Kırık olan çizik olan sadece zeytin olur biz kırık, zeytinin (çekiştenin), çizik zeytinin tadını çıkarırız.
Zeytin mucizenin kendisidir. Onu yersek biz de onun bir parçası oluruz.


25 Kasım 2010 Perşembe

Para ile yüzleşmek…

Olmaz olsun cüzdanımda milyonlar

Kalbimde sevgin oldukça

Zenginlik mal mülk para neye yarar

Yanımda sen olmayınca?

Sezen Aksu

Bir varmış, bir yokmuş. Sene 2010 olmuş. Dünya dönüyor, yıllar geçiyormuş. İnsanlar ‘hayali’ var olmayan ama çok anlam yükledikleri ‘Para’ denilen kâğıtların, hatta tercihen o kâğıtlar yerine üretilen şık ‘kartların’ esiri haline gelmiş. İnsanlar için artık ‘Para’ önemli değil, önemli olan miktarı imiş. Dünyada ekonomistler, sosyal bilimciler, belgeselciler insanlara anlatmaya çalışıyormuş, bu ‘Para’ denilen şeyin pek bir değeli karşılığı olmadığını, artık pek ‘reel’ bir şey olmadığını, sanal bir bombanın altında olunduğunu, vs… ama kimsenin bunları dinleyecek vakti yokmuş. Dünyadaki krizler, yeni bir düzen için yapılan toplantılar sadece dizilerden önce haberlerde çıkan başlıklarmış, haberleri izlemek adettenmiş. İnsanların bu safsatalara kafa yoracak hali yokmuş. Çünkü ‘reel’ gerçekler varmış.

Çünkü ‘Para’ çok iyi bir terbiye aracıymış. Belki hava bedava, bulut bedava, dere tepe bedavaymış ama peynir pahallıymış. Bu hayatın tek gerçeğiymiş. Parayı kim kaybetmiş de Lidyalılar bulmuş? Bundan yaklaşık 3000 yıl önce Lidyalılar, bizim topraklarda, Batı Anadolu’da milattan önce yaşamış ve insanlık tarihinin en sıkı icadı olan ‘Para’yı icat etmişler. Ve Lidyalılardan bu yana, gelmiş geçmiş herkesi hayatında var olmuş bu gerçek, kendisi olsa da, olmasa da…

Çünkü evet ‘para’ önemli bir bilgiymiş. Fatura nedir? Nasıl ödenir? Taksit nedir? Kira nedir? Sigorta nedir? Aç kalmak nedir? Varsa biraz gururun ve onurun onu kaybetmek nedir? Soğukta yürümek nedir? hesabı ödeyememek, kredi kartının yetersiz olduğunu görmek nedir? Bunları bir defa bilmek lazımmış. Adam olmanın yollarından biriymiş bu, eyvallah…

Bir de para nasıl kazanılır? Para kazanırken neler kaybedilir? Ağlamayan çocuğa emzik verilmeyen bir kültürde çatır çatır kapıları çalıp para kazanmak için nasıl dil dökülür ve aynı zamanda ‘asalet’ nasıl korunur? Bilmek lazımmış. Çünkü bu topraklarda insanlar ‘asil’miş. Edebimiz, adabımız bu yöndeymiş. Bilen, bilmeyen, farkında olan olmayan, unutan, herkese hatırlatmak lazımmış.

Atatürk: ‘ekonomik bağımsızlık olmadan, tam bağımsızlık olmaz’ demiş. Öyle ki dünyada devletlerarası ilişkiler ve hatta insanlar arası ilişkiler bu gerçeğe dayalıymış. Paran varsa değerli, paran varsa ‘adam’mışsın. Parası olan, parası olmayanı ezermiş. ‘Bana kaç milyon doların var söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim, bana kaç evin, kaç katın, kaç araban var söyle sana kim olduğunu söyleyeyim’ denir olmuş. Ama unuturlarmış, bu toprakların adabında şu üç şey hakkında dudağı kıpırdatmamak lazımmış: gittiğin yol, paran, bir de mezhebin. Bir de şunu unuturmuşlar ki, ‘ezmek güçsüzlere mahsusdur.’ İnsanlığımızı, değerlerimizi, adabımızı, muhabbetimizi, saygımızı ve sağlımızı kaybettikten sonra bankadaki ‘paramız’, tapularımız, ne işe yararmış? Esas karşılığı olan değerlerin yerine, karşılığı olup olmadığı belli olmayan ‘Para’ denilen kağıtların, senetlerin büyüsüne kapılmak bir çılgınlık olmalıymış. Paranın satın alamayacağı şeyler varmış ama o şeyleri isteyen yokmuş, geri kalan her şey için master card lar varmış. Bana hangi kartı kullandığını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim? Master, Visa, Amex? Siyah Amex’in yoksa adam şöyle kenarda dur bakalım denirmiş. Aslında derlermiş ki ‘zengin yer sütlaç, fakir yer bulamaç, ertesi sabah ikisi de aç.’ Çatlasak da yiyeceğimiz bir kap yemekmiş, adam olabiliyorsak, afiyetle yiyebiliyorsak..’

Sir Richard Francis Burton adlı bir düşünürün bir lafı varmış: ‘Parasızlık geçici bir durumdur, fakirlik bir zihin halidir. (Broke is a temporary condition, poor is a state of mind). Gönlümüz zengin oldukça, rızık bizden uzak olmayacakmış. Ve yeni yıl inadına çok güzel olacakmış. Hoş geldin umut, hoş geldin neşe, yeni yıl yeni yıl yeni yıl güzel olacak. merhaba neşe, güle güle keder, yeni yıl yeni yıl yeni yıl güzel. (Yılmaz Erdoğan’ın Neşeli Hayat filminden) Duyanlar duymayanlara söylesin, herkes duysun. Unutanlar hatırlasın…

Mevlana’nın dediği gibi:

Biz zengin değiliz…

Zenginliğin kendisiyiz